Skip to main content
idare mahkemesi

675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvurusu için Adli Yardım Talepli Dava Dilekçesi

675 Sayılı KHK ile kamu kurum ve kuruluşlarından uzaklaştırılan, atılan, açığa alınan kişilerin İdare Mahkemesi Başvurusu için Adli Yardım Talepli Dava Dilekçesi aşağıda örnek olarak sunulmuştur. 675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvurusu için Adli Yardım Talepli Dava Dilekçesinin ilgili alanlarını doldurarak ilgili kuruma sunulması yeterlidir. 675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvuru

*** İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

SUNULMAK ÜZERE

*** NÖBETÇİ İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

DAVACI : …….. (T.C: …….)

ADRESİ :

DAVALI : 1- T.C. BAŞBAKANLIĞI/ANKARA

2- İLGİLİ BAKANLIK / ANKARA

KONU : 29.10.2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile 03.10.2016 tarihinde tesis edilen 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 1. Maddesi ile şahsımın memuriyetten çıkarılmasına dair işlemin iptali (1 No’lu Ek) ile bu işlem sebebi ile uğradığım zararımın tazmini talebidir.

TEBLİĞ TARİHİ : İlgili KHK kapsamındaki düzenlemeye göre tebliğ edilmemiş olup yayım tarihi itibarıyla tebliğ edilmiş sayılmıştır. Bu tarihe göre 29.10.2016’dır.

AÇIKLAMALAR :

Danıştay 5. Dairesinin 2016/8136E- 2016/4076K sayılı ve 04.10.2016 tarihli kararında; ‘Davacı tarafından, kamu görevinden çıkarılmasının Bakanlar Kurulu Kararı ile yapıldığı ileri sürülerek doğrudan Danıştay’da dava açılmış ise de, uyuşmazlık, Anayasa’nın 121.maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nca çıkartılan, yasa gücünde ve düzeyinde olan Kanun Hükmünde Kararname’den  kaynaklanmaktadır. Böyle bir uyuşmazlığın da2575 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde sayılan Bakanlar Kurulu Kararlarından kaynaklanan uyuşmazlıklardan olmadığı açıktır. Bu itibarla, davacının 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinden çıkarılmasından kaynaklanan uyuşmazlığın, 2575 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde sayılan uyuşmazlıklardan olmadığı anlaşıldığından görüm ve çözümünün 2576 sayılı Yasa’nın 5. maddesi gereğince idari yargıda genel görevli yargı yeri olan idare mahkemesine ait olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, davanın görev yönünden reddine ve 2577 sayılı Yasa’nın değişik 15. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi ve 33/2. maddesi uyarınca dava dosyasının, davayı çözümlemeye yetkili ve görevli olan Balıkesir İdare Mahkemesine gönderilmesine, 04/10/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.’ Denilerek, KHK ile ihraç edilenlerin iptal istemiyle açacakları davanın görüm yerinin genel görevli idari yargı yeri olduğu belirtilmiştir.

Bu karar gereğince mahkemeniz nezdinde iptal davası açılmıştır.

OLAYLAR

  1. Ben ………. Üniversitesi ………. Fakültesi ………. Bölümünden ………. yılında mezun oldum. ………. yılından bu yana Devlet Memuru olarak ………. kadrosunda çalışmaktaydım. En son ………. İli ……….İlçesi’nde veya ………. (kurumunda) görev yapıyordum. (BURAYA KISACA İSTEDİĞİNİZ BİLGİLERİ YAZABİLİRSİNİZ)

  2. Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini ve temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik Devletimize ve milletimize karşı 15 Temmuz 2016 tarihinde menfur bir darbe girişimi başlatılmış ancak aziz milletimizin demokrasiye sahip çıkması ile bu girişim başarısız olmuştur.

  3. Menfur darbe girişimi neticesinde kamu düzeni ve güvenliğinin hızlı ve etkili bir şekilde tesis edilmesi için Anayasa’nın 120. Maddesi ile 25.10.1983 tarihli ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunun 3. Maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre, 20.07.2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01:00’dan itibaren doksan (90) gün süreyle olağanüstü hal ilan edilmiştir.

  4. 1116 sayılı Ülke Genelinde Olağanüstü Hal İlanına Dair Karar, TBMM Genel Kurulu’nun 21.07.2016 tarihli 117. Birleşiminde onaylanmıştır.

  5. OHAL ilanıyla birlikte Bakanlar Kurulu peşi peşine KHK’lar yayımlamaya başlamıştır.

  1. Bu kapsamda; 29 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazetede (RG) yayımlanarak yürürlüğe giren ve 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında kararlaştırılan 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 1. maddesinde, “Kamu personeline ilişkin tedbirler” başlığı altında şu düzenlemeler öngörülmüştür:

“(1) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.

(2) Birinci fıkra gereğince kamu görevinden çıkarılan kişilerin, mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler; bunların uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bunların silah ruhsatları, gemi adamlığına ilişkin belgeleri ve pilot lisansları iptal edilir ve bu kişiler oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından onbeş gün içinde tahliye edilir. Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar. Bu kişiler hakkında bakanlıkları ve kurumlarınca ilgili pasaport birimine derhal bildirimde bulunulur. Bu bildirim üzerine pasaport birimlerince pasaportlar iptal edilir.

(3) Birinci fıkra kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar, varsa uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve müsteşar, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamazlar ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamazlar.”

  1. Söz konusu maddede geçen listenin ekinde yer alan “….. nolu Liste”nin …. sayfasında ….. satırında, şahsımın da ismi yer almaktadır. Bu şekilde hakkımda memuriyetten çıkarma işlemi yapılmıştır.

  2. Mezkur KHK ile varlığı henüz hiçbir mahkeme kararı ile saptanmayan ve benim ne ilgim olduğu belirtilmeden bir terör örgütüne aidiyetim, iltisakım veya irtibatım olduğu iddia edilmiş olup hiçbir somut delil ve gerekçe sunulmaksızın meslekten çıkarıldım. Hiçbir geçerli sebebe ve somut delillere dayanmayan bu işlem Anayasamıza ve AİHS’ne aykırıdır.

  3. Bugüne kadar tarafıma hakkımda ihraca gerekçe olan yapı, oluşum veya gruplara mensubiyetimin, iltisakımın veya irtibatımın ne olduğu, nasıl olduğu açıklanmamış, söylenmemiştir. Bugüne kadar yasadışı hiçbir oluşum içerisinde olmama rağmen, hukuka aykırı olarak işlem tesis edilmiştir.

HUKUKA AYKIRILIK NEDENLERİ

29.10.2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile 03.10.2016 tarihinde tesis edilen 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 1. ile şahsımın memuriyetten çıkarılmasına dair işlemin anayasaya aykırılık hali bulunması sebebiyle, öncelikle AYM’ye iptal başvurusu yapılması ve bu talebim kabul edilmeyecek olursa, mezkur işlemin hukuka aykırı olarak tesis edilmesi sebebiyle iptali gerekmektedir.

Sayın Başkanlığınıza tarafımızca sunulmakta olan dilekçemde; “ÖZET” bölümünde, davalı idare tarafından tesis edilen işlemin konusu ve hukuka aykırı yönlerine değinilmiş; daha sonra ise, dava konusu kararın hukuka aykırı yönleri Usul ve Esas açısından detaylıca izah edilmiştir.

ÖZET

  1. Son görev yerim …. ’dir.

  2. Mezkur KHK ile özel bir düzenleme yapılarak Tebligat Kanunu’na aykırı tebliğ işlemi öngörülmüş olup idare, Anayasayı ihlal dâhil daha birçok suçun işlenmesine sebebiyet vermiştir.

  3. Hakkımdaki “Meslekten Çıkarma” kararı verilmeden önce, savunmam alınmamış ve böylelikle temel haklardan olan savunma hakkım ihlal edilmiştir.

  4. İlgili işlemde yer alan isnatların konusu da tarafıma bildirilmemiş olup basına yansıdığı haliyle;

  • Bank Asya’da hesabının bulunmasının,

  • Sendikalara üye olmanın,

  • Çocuklarını bu yapı ile irtibatlı okullarda okutmanın,

işlem gerekçesi yapıldığı anlaşılmaktadır.

Bu iddiayla ilgili beyanlarım aşağıda ayrıntılı olarak açıklanmıştır;

  • İlk olarak; Basında yer alan haberlerde belirtilen kriterlerin hiçbiri tarafıma uymamaktadır: 17/25 Aralık sürecinden önce ve/veya sonra Bank Asya’da hesabım hiç olmadı. Bu yapı ile irtibatlı olduğu ifade edilen sendikalara üye olmadım. Çocuklarım bu yapı ile irtibatlı okullarda hiçbir zaman okumadı.

  • İkinci husus; bu kriterlerin, bu işleme dayanak yapılması açıkça hukuka aykırıdır. İlgili devlet kurumlarının izni ve onayı ile kurulan ve faaliyetlerine devam eden bu kurumlarla ilişki içinde olmak suç eylem kabul edilemez. Eğer bu kurumlar Anayasal düzeni tehdit eden, Anayasal düzen için tehlike veya sakınca oluşturan kurumlar idiyse, neden faaliyetlerine izin verilmiştir? Bu kurumların kapatılması işlemi dahi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra olmuştur. O tarihe kadar devlet organları dahi bu kurumlar bakımından herhangi bir sakınca veya tehlike görmemiştir.

  • Üçüncü husus; salt Anayasal bir hak olan Sendika Üyeliğimin ve Hukuki Güvenlik ve İstikrar hakkı kapsamında banka hesabımın olmasının suç eylemi olarak değerlendirilmesi açık bir hukuksuzluktur. Aynı şekilde bugüne kadar hiçbir suç eylemine veya disiplin sürecine muhatap olmamış olan şahsımın, sanki darbe girişiminin bir parçasıymışım gibi bir işleme tabi tutulmam, suçların ve cezaların şahsiliği ilkesine de aykırıdır. Ben darbe girişiminin aktörü değil mağduruyum.

  1. Bu bağlamda, hiçbir terör örgütüne veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliğim, mensubiyetim, iltisakım yahut bunlarla irtibatım kesinlikle bulunmamakta olup, bu sebeple kamu görevinden çıkarılmama ilişkin işlem açıkça hukuka aykırıdır.

  2. Mezkur işlemin konu edildiği KHK’nın tüm safahatları da usul hatalarına sahne olmuş, hukuka ve yargıya olan güvenin bir kez daha sarsılmasına neden olmuş ve adil yargılanma gibi temel hak ve hürriyetlerin sorumsuzca yapılan düzenlemeler ile ortadan kaldırıldığına tanıklık edilmiştir.

  3. Dava konusu işlem Anayasa’ya aykırı olduğu gibi, Şekil, Konu, Yetki ve Maksat unsurları açısından da sakattır ve iptal edilmesi gerekmektedir.

  1. USUL AÇISINDAN BEYANLAR

  1. Gerek mezkur KHK’nın Bütünü ve Gerekse İlgili İşlemi Düzenleyen Hükmü Anayasa’ya Aykırıdır.

Öncelikle Bakanlar Kurulu tarafından yayımlanarak yürürlüğe giren 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin Anayasa’ya aykırılığına ilişkin iddialarımız dile getirilecektir.

    1. Mezkur KHK, OHAL KHK’sı Mahiyetinde Olmadığından Anayasa’ya Aykırıdır

Dava konusu işlem Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi hükümlerine göre tesis edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânının düzenlendiği 120. maddesinde, Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu’nun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebileceği, 121. maddesinde ise  Anayasanın 119 ve 120. maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilânına karar verilmesi durumunda, bu kararın Resmî Gazetede yayımlanacağı ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulacağı, Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılacağı,  Meclis’in, olağanüstü hal süresini değiştirebileceği, Bakanlar Kurulu’nun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabileceği veya olağanüstü hali kaldırabileceği, 119. madde uyarınca ilân edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasa’nın 15. maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanunu’nda düzenleneceği, olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabileceği, Bu kararnamelerin, Resmî Gazetede yayımlanacağı ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulacağı hükme bağlanmıştır.

Darbe girişiminin bastırıldığı 16.07.2016 tarihinden OHAL’in ilan edildiği 24.07.2016 tarihine kadar, yaklaşık otuz küsur yıldır bu milletin baş belası olan bölücü terör örgütü ve evvelce de terör eylemleri gerçekleştiren tescilli sair örgütlerin eylemleri devam etmekle birlikte, ülke genelinde rutin asayiş olayları dışında kamu düzenini bozan ve darbe teşebbüsü ile iltisaklandırılabilecek hiçbir karışıklık/karmaşa/kalkışma/şiddet/yaygın şiddet olayı yaşanmamıştır. Bu halde gerekçesiz bir şekilde OHAL ilan edilmesi Anayasa’nın 120. maddesine aykırıdır.

Ancak, OHAL şartlarının oluştuğu varsayılsa bile;

Anayasa’nın Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması başlıklı 15. maddesinde, Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabileceği veya bunlar için Anayasa’da öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceği, birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamayacağı; kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı; suç ve cezalar geçmişe yürütülemeyeceği; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı düzenlemesine yer verilmiştir.

Anayasa’da,  Anayasa Mahkemesi’nin görevlerinin düzenlendiği 148. maddede, Anayasa Mahkemesi’nin, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetleyeceği ve bireysel başvuruları karara bağlayacağı, Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceleyeceği ve denetleyeceği, ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamayacağı belirtilmiştir.

Anayasa’nın 121. maddesinde; olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasa’nın 15. maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usullerinin  Olağanüstü Hal Kanunu’nda düzenlenmesi kuralı doğrultusunda hazırlanan Olağanüstü Hal Kanunu 27.10.1983 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmış ve yayımlandığı tarihte de  yürürlüğe girmiştir.

Olağanüstü Hal Kanunu’nun 4. maddesinde, olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda Anayasa’nın 91. maddesindeki kısıtlamalara ve usule bağlı olmaksızın, kanun hükmünde kararnamemeler çıkarabileceği    belirtildikten sonra şiddet hareketlerinde alınacak tedbirler:

“Madde 11 – Bu Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince olağanüstü hal ilanında; genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini korumak, şiddet olaylarının yaygınlaşmasını önlemek amacıyla 9 uncu maddede öngörülen tedbirlere ek olarak aşağıdaki tedbirler de alınabilir:

a) Sokağa çıkmayı sınırlamak veya yasaklamak,

b) Belli yerlerde veya belli saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini yasaklamak,

c) Kişilerin; üstünü, araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde olanlarına el koymak,

d) Olağanüstü hal ilan edilen bölge sakinleri ile bu bölgeye hariçten girecek kişiler için kimlik belirleyici belge taşıma mecburiyeti koymak,

e) Gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını, bunlardan olağanüstü hal bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak,
(Ek alt bent: 9/4/1990 – KHK – 413/1 md.; Mülga: 9/5/1990 – KHK – 424/12 md.)

BENZER DİLEKÇE:  Eşe karşı tedbir, evden uzaklaştırma ve ailenin korunması dilekçesi

f) Söz, yazı, resmi, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak,

g) Hassasiyet taşıyan kamuya veya kişilere ait kuruluşlara ve bankalara, kendi iç güvenliklerini sağlamak için özel koruma tedbirleri aldırmak veya bunların artırılmasını istemek,
h) Her nevi sahne oyunlarını ve gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak,

i) Ruhsatlı da olsa her nevi silah ve mermilerin taşınmasını veya naklini yasaklamak,

j) Her türlü cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri, patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirler ve boğucu gazlar veya benzeri maddelerin bulundurulmasını, hazırlanmasını, yapılmasını veya naklini izne bağlamak veya yasaklamak ve bunlar ile bunların hazırlanmasına veya yapılmasına yarayan eşya, alet veya araçların teslimini istemek veya toplatmak,

k) Kamu düzeni veya kamu güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini yasaklamak, bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belirli yerlere girmesini veya yerleşmesini yasaklamak, (Ek alt bent: 9/4/1990 – KHK – 413/2 md.; Mülga: 9/5/1990 – KHK – 424/12 md.)

l) Bölge dahilinde güvenliklerinin sağlanması gerekli görülen tesis veya teşekküllerin bulunduğu alanlara giriş ve çıkışı düzenlemek, kayıtlamak veya yasaklamak,

m) Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak,

n) (Ek: 14/11/1984 – 3076/1 md.) İşçinin isteği, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller, sağlık sebepleri, normal emeklilik ve belirli süresinin bitişi nedeniyle hizmet aktinin sona ermesi veya feshi dışında kalan hallerde işçi çıkartmalarını işverenin de durumunu dikkate alarak üç aylık bir süreyi aşmamak kaydıyla izne bağlamak veya ertelemek,

o) (Ek: 14/11/1984 – 3076/1 md.) Dernek faaliyetlerini; her dernek hakkında ayrı karar almak ve üç ayı geçmemek kaydıyla durdurmak,

ö) (Ek: 14/11/1984 – 3076/1 md.; Değişik: 9/4/1990 – KHK -413/3 md.; Mülga: 9/5/1990 – 424/12 md.; Yeniden düzenleme: 9/5/1990 – KHK – 425/1 md.; İptal: Ana. Mah.nin 10/1/1991 tarih ve E.1990/25,K.1991/1 sayılı kararıyla.)

p) (Ek: 25/7/1986 – KHK – 259/2 md.; değiştirilerek kabul: 3/9/1986 – 3310/2 md.) Anayasanın 121 inci maddesine göre, olağanüstü halin ilanına veya devamına sebep olan hallerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları ve mücavir yurt bölgelerimiz üzerinde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına sığındıklarının tespit edilmesi durumunda, ilgili komşu ülke ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, valinin talebi üzerine ilgili komutan, eylemcileri ele geçirmek veya tesirsiz hale getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile Hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, Kara, Hava veya Deniz Kuvvetleri unsurları ile mahdut hedefli sınır ötesi harekat planlayıp icra etmek.”

şeklinde sayılmıştır.

Anayasa’daki bu düzenlemeler bir arada değerlendirildiğinde asıl olanın olağan durum olduğu, olağanüstü halin istisnai bir hal olduğu ve geçici olduğu, bu geçici durumdan olağan hale dönebilmek için halin gerektirdiği tedbirlerin Anayasa’nın 15. maddesi ile belirlenen ölçülere bağlı kalınarak alınabileceği, bu geçicilik ve sınırlılık sebebiyledir ki olağanüstü hallerde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasına Anayasa yapıcı tarafından gerek duyulmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu değerlendirmenin ruhuna uygun olarak Yasama yetkisinin asıl sahibi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ihdas edilen ve yukarıda ilgili maddelerine yer verilen 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu çıkarılmıştır ve halen yürürlüktedir. Bu düzenlemenin tamamında bir geçiciliğin olduğu bellidir. Ölçülüdür, bir diğer ifade ile Anayasanın   15. maddesinde belirlenen sınırlamalara riayet edilmiştir ve halin gereklerine uygundur.

Bu niteliklere sahip olmayan bir olağanüstü hal kararnamesi çıkarılamaz. Çıkarılması  durumunda Bakanlar Kurulu konu bakımından yetkisini aşmış ve dolayısıyla Anayasa’dan alınmayan bir yetki kullanıldığından Anayasa ihlal edilmiş olacaktır.

Yetkisizce, Anayasa’ya ve hukuka aykırı olarak çıkarılan, hele hele de geçici olmayan ve ileriye dönük kalıcı sonuçlar bile doğuran  böyle bir olağanüstü hal kararnamesinin Anayasa’ya aykırılığı  148. madde hükmü gereği ileri sürülemeyecek midir ?

Bu hususun değerlendirmesini Anayasa Mahkemesi;  Ana muhalefet Partisi tarafından  9.5.1990 günlü, 424 sayılı Şiddet Olaylarının Yaygınlaşması ve Kamu Düzeninin Ciddi Şekilde Bozulması Sebebine Dayalı Olağanüstü Halin Devamı Süresince Alınacak İlave Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11. ve 12. maddeleri ile 9.5.1990 günlü, 425 sayılı 2935 Sayılı Kanun ile 285 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’in 1., 2-, 3., 4. ve 5. maddelerinin Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 13., 15., 23., 28., 29., 38., 91., 103., 104., 120., 121. ve 148. maddelerine aykırılığı savıyla iptalleri istemiyle açılan iptal davası hakkında verdiği 10.1.1991 tarih ve E:1990/25, K:1991/1 sayılı kararında yapmıştır.

Mezkur Anayasa Mahkemesi kararında;

“Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya uygunluk denetimi için önüne getirilen ve yasama veya yürütme organı tarafından yürürlüğe konulan düzenleyici işlemin hukuksal nitelemesini yapmak zorundadır. Çünkü, Anayasa Mahkemesi, denetlenmesi istenilen metine verilen adla kendisini bağlı sayamaz. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi “olağanüstü hal KHK’si” adı altında yapılan düzenlemelerin Anayasa’nın öngördüğü ve Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutmadığı gerçekten bir “olağanüstü hal KHK’si” niteliğinde olup olmadıklarını incelemek ve bu nitelikte görmediği düzenlemeler yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapmak zorunda” olduğunu,

“Olağanüstü Hal Yasası ülkenin tümü için çıkarılmış genel nitelikte bir yasadır. Bu yasa ve öngördüğü önlemler herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde veya ülkenin tümünde olağanüstü hal ilân edildiğinde kendiliğinden uygulamaya konulur. Anayasa’nın 121. maddesinin öngördüğü KHK’ler yalnızca, olağanüstü hal süresince ve olağanüstü hal bölgesinde uygulanmak üzere ve olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda düzenlemeler yapan KHK’lerdir. Ancak, bu koşullan taşıyan KHK kurallarına karşı Anayasa’nın 148. madde hükmü gereğince biçim ve öz yönlerinden Anayasa’ya aykırılık savı ile dava açılamaz. KHK ile yürürlüğe konulan kural, olağanüstü halin gerekli kıldığı konuya ilişkin olsa bile başka bir zamanda veya başka bir yerde olağanüstü hal ilân edilmesi durumunda yürürlüğe girebiliyorsa, başa bir anlatımla, kural konulmasına neden olan olağanüstü halin sona ermesine karşın geçerliliğini yitirmeyip yürürlüğünü sürdürüyorsa olağanüstü hal KHK kuralı sayılamazlar. Olağanüstü hal KHK kuralı niteliğinde görülmeyen kurallar ise Anayasa’ya uygunluk denetimi kapsamına”  gireceğini,

“Olağanüstü hal KHK’leri olağanüstü hal ilân edilen yerlerde ve olağanüstü hal süresince uygulanacak olmaları nedeniyle bu tür KHK’lerle yasalarda değişiklik yapılamaz. Tersi durumda olağanüstü hal ilân edilen bölgenin dışına tasma ve olağanüstü halin sona ermesine karşın kuralın yürürlüğünü koruması söz konusu olacaktır. Diğer yönden Anayasa’nın 121. maddesinin ikinci fıkrasında olağanüstü hal yasasında düzenlenecek konular açıkça belirtilmiştir. Bu nedenle olağanüstü hal yasasında yapılacak bir değişikliğin mutlaka yasayla yapılması zorunludur. Olağanüstü Hal Yasası ile bunda değişiklik yapan yasalar Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlıdırlar. Oysa, yasayla, düzenlenmesi gereken konuların olağanüstü hal KHK’leri ile düzenlenmesi Anayasa’ya uygunluk denetiminin dışına çıkma sonucunu doğurur. Bu ise Anayasa’nın temelini oluşturan hukuk devleti ilkesiyle” bağdaşmayacağını belirtmiş ve hüküm fıkrasında

” 1- 2935 sayılı Yasa’nın 11. maddesinin (ö) bendini, 33. ve Ek 1. maddelerini yeniden düzenleyen 1., 2. ve 3. maddelerinin Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasında çıkarılabileceği ve 148. maddesinin birinci fıkrasında da biçim ve öz yönlerinden Anayasa’ya aykırılığı savıyla dava açılamayacağı öngörülen KHK kuralları niteliğinde olmadıklarına ve Anayasa’ya aykırı olduklarından İPTALİNE,

2- 10.7.1987 günlü, 285 sayılı KHK’nin 4. maddesinin ikinci fıkrasının (g) bendini ve 7. maddesini yeniden düzenleyen 4. maddesiyle yine bu KHK’nin 5. maddesinin 24.7.1987 günlü, 287 sayılı KHK ile değişik beşinci fıkrasını değiştiren 5. maddesi, Anayasa’nın 11. maddesi üçüncü fıkrasında çıkartılabileceği ve 148. maddesinde biçim ve öz yönlerinden Anayasa’ya aykırılığı savıyla Anayasa Mahkemesi’ne dava açılamayacağı öngörülen KHK kuralı niteliğinde olduğundan bu maddelere yönelik iptal isteminin yetkisizlik nedeniyle REDDİNE “

karar vermiştir ( Önemle belirtelim ki Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği kurallardan birisi KHK ile getirilen ve  YÜRÜTMENİN DURDURULAMASI KARARI VERİLEMEYECEGİNE ilişkin düzenlemedir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşabiliriz.

1) OHAL’in gerekli kıldığı konularda çıkarılmayan kararnameler OHAL KHK’si sayılamazlar ve bunlar hakkında AYM’ye iptal davası açılabilir.

2) OHAL KHK’leri sadece OHAL süresince geçerlidir. OHAL kalkınca bunlar da kendiliğinden yürürlükten kalkar.  OHAL’in veya sıkıyönetimin gerekli kıldığı konularda çıkartılan KHK’ler, bu rejimlerin ilan edildiği bölgelerde ve ancak bunların devamı süresince uygulanabilirler.

3) OHAL KHK’leri yasalarda değişiklik yapamaz. Çünkü bunlar sadece “OHAL’in gerekli kıldığı konular”a ilişkindir ve OHAL süresince geçerlidir. Bu kuralların OHAL bölgeleri dışında veya OHAL’in bitmesinden sonra da devamı isteniyorsa, yasa çıkarmak şarttır.

Bu tespitler ışında   675 sayılı KHK ile getirilen düzenlemeler değerlendirildiğinde bu düzenlemelerin,  olağanüstü halin gereklerini aşan nitelikte olduğu, süre yönünden herhangi bir belirleme içermediği,  etkilerini olağanüstü halden sonra da devam ettirdiği ve  ölçülülük ilkesine aykırı olduğu görülecektir. Bakanlar Kurulu kendisine Anayasa ile verilmeyen konularda  yetki kullandığından, bir diğer ifade ile ancak Kanun ile yapılabilecek düzenlemeleri KHK ile yaptığından  675 sayılı KHK  Anayasa’ya aykırıdır ve iptali için Başkanlığınızca dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekmektedir.

    1. Mezkur KHK’nın İlgili İşlemi Düzenleyen Hükmü de Anayasa’ya Aykırıdır

Mezkur KHK incelendiğinde, Anayasa’nın 15. Maddesinde sayılan haller dikkate alınmadan yayımlanarak yürürlüğe girdiği açıkça görülmektedir. En bariz örneği ise hiçbir somut gerekçe olmaksızın Masumiyet Karinesi çiğnenerek ben ve ekli listelerde isimleri bulunan kişiler, mahkeme kararı ile saptanmadan peşinen suçlu ilan edilerek meslekten çıkarılmış bulunmaktadır.

OHAL kararının ve mezkur KHK’nın Anayasa’ya açıkça aykırı olması ve KHK’nın belirtilen usulde TBMM’de onaylanmaması nedeniyle geçerli bir hukuk normu olduğunu söylemek oldukça zordur. Bu haliyle AİHS’nin 7. Maddesi ihlal edilmiştir.

Bir diğer husus ise, ilgili devlet kurumları bir suç tespit etmiş ise bu suç tarihinin ne olduğunun ortaya konulması hangi yasa kurallarının uygulanacağı noktasında çok önemlidir. Kanunilik ilkesi gereğince lehte kanunun uygulanması ve fiilin işlendiği zaman suç teşkil edip etmemesi gibi konular titizlikle irdelenmelidir. Bir tespit yetkili kurumlarca yapılmış ise tespitin yapıldığı yani fiilin gerçekleştiği zamanki hukuk kuralları uygulanmalıdır. KHK ise kişilerin işlediği iddia edilen eylemlerinden sonra çıkarılmış ve geçmişe yürüyecek şekilde kapsamı genişletilerek kişileri cezalandırmıştır. Özetle OHAL ilanından önce işlendiği iddia edilen eylemler için OHAL KHK’ları uygulanamaz ve OHAL öncesi hukuk kuralları ile işlem tesis edilmelidir. Bu haliyle de mezkur KHK suçta ve cezada kanunilik ilkesine de aykırıdır.

1982 Anayasası’nın 128. maddesinin ikinci fıkrasına göre; “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük hakları kanunla düzenlenir. Ancak mali ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır.”  ve Anayasa’nın 38. Maddesinin 1. Fıkrasındaki “ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur”.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin disiplin işlemleri Anayasa’nın 128/2 maddesindeki “diğer özlük hakları” kapsamındadır ve disiplin cezalarının neler olduğuna dair eylemler ile cezalar ancak kanunla düzenlenecek olup, KHK ile belirlenemeyeceği net bir şekilde ortaya koyulmuştur.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi kararı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun örnek kararları, Danıştay kararları ve akademik görüşler birlikte değerlendirmeye alındığında;

Tüm idare mahkemelerinde ve Danıştay’da açılan idari davalarda daha fazla mağduriyete sebebiyet verilmemesi için iptal kararlarının verilip meslekten çıkarma işlemlerinin sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Öte yandan anayasaya aykırılık sonradan oluşmayacak bir durumdur. Yani, Anayasa’ya aykırı norm, Anayasa’dan önce yapılmış ise Anayasa’nın yürürlüğe girmesiyle; Anayasa’dan sonra yapılmış ise yapıldığı andan itibaren Anayasa’ya aykırıdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi tarafından verilecek bir karar da sadece bu durumun tespiti hüviyetini taşımaktadır.

Dolayısı ile mahkemeye sunulan bu kararların dikkate alınarak bir karar verilmesi adil yargılanmanın bir gereğidir. Suç ve cezaların yasallığına vurgu yapılarak, uygun olmayan yasal düzenlemelere dayanarak müvekkil hakkında tesis edilen kararların, yasal olmayan usuller izlenerek korunmak istenmesi ve bu minvalde ileri sürdüğümüz beyan ve itirazların değerlendirmeye alınmaması, ulusal düzenlemelerimize aykırılık oluşturacağı gibi AİHS Md. 6, 13 ve 14’ün de ihlal edilmesine neden olacaktır.

Yukarıda açıklanan sebeplerle, “kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi” gereğince, tesis edilen işlemin hukuki dayanağı kalmamıştır. Bu vesile ile işlem kanunilik ilkesine aykırı olduğundan, “mutlak butlan” hali varsayılarak işlemin ivedilikle iptal edilmesine karar verilmesi gerekmektedir.

  1. Savunma Hakkı Kullandırılmaksızın İşlem Tesis Edilmiştir

Kamuoyunda bilinen adıyla 17 Aralık Operasyonu’ndan itibaren çok sayıda kamu görevlisi Yürütme erkince en üst perdeden ve daha herhangi adli ve idari soruşturma yapılmadan “casusluk, ajanlık, darbecilik vs.” gibi asılsız ithamlarla masumiyet karinesi ihlal edilerek suçlanmıştır. Halen de bu suçlamalara devam edilmektedir. Nitekim 17 Aralık 2013’ten beri yeri değiştirilen görevden alınan kamu görevlisi sayısı bugüne kadar eşine rastlanmayacak bir büyüklükte gerçekleşmiştir ve gerçekleşmeye de devam etmektedir. Görevden alınanların yerine rütbe, branş, kurs, tecrübe gibi kanunların öngördüğü kriterlere göre değil de, belli olmayan kriterler ile atamalar yapılmıştır. Dava konusu işlem de Yürütme erki olan Bakanlar Kurulu’nca tesis edilmiştir. Bu durum evrensel hukuk kurallarına ve ilkelerine aykırıdır. Adil yargılanma hakkım gasp edilmiştir. Mezkur işlemler bir ön kabulle yapılmaktadır ve sonucu zaten ilan edilmiştir. Soruşturma yapma ve savunma alma suretiyle kanunun öngördüğü usullerin formalite olarak yerine getirilmesi bile olmaksızın bir kamu görevlisi için uygulanabilecek en ağır yaptırım uygulanmıştır.

Anayasa ve Devlet Memurları Kanunu ile sair diğer yasal mevzuattan da anlaşılacağı üzere hakkında meslekten çıkarma cezası istenen kişiye soruşturma dosyasını ücretsiz olarak inceleme ve edinme hakkı tanınmıştır.

BENZER DİLEKÇE:  Feragat Dilekçesi (karşılıklı anlaşma)

Anayasa Mahkemesi “Savunma Hakkı”nı şu şekilde yorumlamaktadır:

“Savunma hakkı, Anayasa’nın “Kişinin Hakları ve Ödevlerini” belirleyen ikinci bölümünde yer alan, temel haklardandır. Hukuk öğretisinde olduğu kadar uygulamada da, önemi ve erdemi tartışılmaz yüceliktedir. Evrensel konumu nedeniyle, insanlığın ortak değerlerinden sayılmaktadır. Felsefi ve hukuksal nitelikleri ve içerikleriyle adalet kavramı ve yargılama işlevi, birbirini tümleyen, birbirinden ayrılamaz sav, savunma, karar üçlüsünden oluşanı yargıyla yaşama geçmektedir. Yargılama süresince, savunma hakkının sanık için yararı ve gereği tartışma götürmez …. savunma, hak arama özgürlüğünün ve adil yargılamanın vazgeçilemez bir koşuludur. Savunmanın tam olarak yapılmasında kamu yararı da vardır. Gerçekten savunma, sonuçta kararının doğru olarak verilmesini sağlar. Bu da ceza adaletinin hakkıyla gerçekleşmesine yardımcı olur. Adaletin devletin temeli olduğunu bir kez daha doğrular. ”

Savunma, suçlamaya karşı sanığın yararına yürütülen; onu hukukî ve fiilî açıdan korumayı amaçlayan bir faaliyettir. Bu hak Anayasa’da, taraf olduğumuz milletlerarası sözleşmelerde ve kanunlarımızda yer almıştır (m. 36/1 AY, m. 11 İHEB, m. 6 İHAS, m. 14/3b MvSHS). CMK’ ya göre de bu hakkın kısıtlanması mutlak bozma sebebidir (m. 308/8 CMK).

Sanık, savunmayı bizzat ve/veya bir avukat vasıtasıyla da yapabilir. İHAS m. 6/3b, c de “her sanık, müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak; kendi kendini müdafaa etmek veya kendi seçeceği bir müdafi tayin için malî imkânlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selâmeti gerektiriyorsa, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade etmek haklarına sahiptir” denilmek suretiyle bu hususa işaret edilmiştir. Her sanık, şahsına tevcih edilen isnadın mahiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı surette haberdar edilmek; müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak hakkına sahiptir (m. 6/3 İHAS m. 9/2 MvSHS). Bu temel hak disiplin hukukunda da geçerli evrensel bir haktır.

İsnadı öğrenme hakkı, müdafaa hakkının temel unsurlarındandır. Burada şüpheliye; işlediği sanılan suçun yeri, zamanı, kime karşı işlenmiş olduğunun ana hatları ile bildirilmesi yeterlidir. Fakat sadece suçun isminin söylenmesi, mesela, hırsızlıkla suçlanıyorsunuz, denilmesi, yetmez1.

Dava konusu işlemde, işleme dayanak yapılan suçun ne olduğu, yeri, zamanı, kime karşı işlenmiş olduğu hiçbir suretle bildirilmemiştir. Hatta suçun ismi dahi bildirilmemiştir. “isnadı öğrenme hakkı” ve “savunma hakkı” gibi temel haklarım elinden alınmıştır.

Savunma hakkının tam olarak kullanılabilmesi için kişinin aleyhindeki isnadı tam ve eksiksiz olarak bilmesi gerekir. Bu bağlamda, 1412 sayılı CMUK’un 208/2. maddesindeki “Sulh Ceza Mahkemelerinde açılan davalara ait iddianamelerin sanığa tebliğ olunamayacağına” yönelik hüküm Anayasa’ya aykırı bulunmuştur. Kararda, AİHS’nin 6. maddesine (adil yargılanma) açıkça yollama yapılmıştır. Mahkemeye göre, her sanığın kendisine yönelik isnadın nedeni ve niteliğinden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek hakkına sahip olduğu, olayı, isnadın nedenini ve hukuki niteliğini bilmeyen sanığın kendisini yeterince savunamayacağı, bu hususun da, savunma hakkının temelini oluşturduğu, sav ve savunma hakkının her türlü etkiden uzak kullanılmasının asıl olduğu, buna göre yargı yerlerinde, tarafların sav ve savunmalarını özgürce yapmalarının sağlanmasının gerektiği, kimi suçluların yargılanmasında, iddianamenin sanığa tebliğ edilmemesi yoluyla, savunma hakkının sınırlandığı, bu nedenle, söz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu belirtilmiştir2. Yürürlükteki 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (Md 176/1) ise, önceki düzenlemenin aksine, iddianamenin ‘çağrı kâğıdı ile birlikte sanığa tebliğ olunacağı açıkça hükme bağlanmıştır.

Bir ceza ya da hukuk davasında tarafların gösterilen tüm delillerden ve sunulan tüm mütalaalardan haberdar olması ve görüş bildirebilme3 olanağı bulunmalıdır. Bu bağlamda adaletin adil idaresi görünümüne özellikle önem verilmelidir4. Bu ilkeler ceza hukukunda uygulandığı gibi disiplin hukukunda da uygulanmaktadır. ANCAK İPTAL DAVASINA KONU İŞLEMİ TESİS EDEN İDARE, SORUŞTURMA DAHİ YAPMADAN MESLEKTEN ÇIKARMA İŞLEMİ TESİS ETMİŞTİR.

AİHM, Jespers Belçika’ya karşı5 davasında silahların eşitliği ilkesi 6. Madde (3) b ile birlikte değerlendirildiğinde, savcılık veya “soruşturma makamının ellerindeki ya da ulaşabildikleri ve sanığın kendisini temize çıkarabilmesine veya cezasını azaltmasına yardımcı olabilecek nitelikteki tüm malzemeleri açıklamakla yükümlü olduğu” şeklinde anlaşıldığını belirlemiştir. Bu ilke aynı zamanda bir savcılık tanığının inandırıcılığına halel getirebilecek malzemeyi de kapsar. Foucher Fransa’ya karşı6 davasında AİHM, kendi kendini savunmak isteyen bir sanığın savcı tarafından dava dosyasına erişiminin engellendiği ve dosyada bulunan evrakın birer nüshasının sanık tarafından alınmasına izin verilmediği için sanığın savunmasına yeterince hazırlanamamasının 6. Madde (3) ile birlikte okunduğunda, silahların eşitliğinin ihlâli anlamına geldiğini kararlaştırmıştır.

Savunma alınmadan disiplin cezası verilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığı belirtilmiştir.

YUKARIDA ANLATILAN ULUSAL VE ULUSLARARASI MEVZUAT ÇERÇEVESİNDE SAVUNMA HAKKININ KULLANDIRILMASI KUTSAL BİR HAK VE İŞLEMİ TESİS EDECEK MAKAMI AÇISINDAN BİR ZARURETTİR. Suç şüphesi altında bulunan kişiler masumiyetlerini ancak kendilerine tanınan savunma hakkı ile ispatlayabileceklerdir. Etkin bir savunma yapabilmenin olmazsa olmazı ise kişinin kendisine isnat edilen suçlamayı bilmesi ve lehinde ve aleyhindeki delillere ulaşabilmesi olanağıdır. Savunma hakkımın kullandırılmaması açıkça hukuka aykırıdır ve dava konusu işlemi en baştan sakatlamıştır. Bu sebeple açıkça hukuka aykırı olan dava konusu işlemin iptal edilmesi gerekmektedir.

675 sayılı KHK ile peşinen suçlu ilan  edilerek ailemin ve benim tüm hayatını etkileyen bir kararla mesleğimden çıkarıldım ve savunma yapma hakkı dahi şahsıma verilmedi. Anayasamızda ve AİHS’ de savunma yapılmaksızın ceza verilmesi yasaklanmış ve bu yöndeki uygulamalar hak ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Kamuoyunda, siyasi yetkililerce, ilk olarak açığa alınan kamu görevlileri hakkında idari soruşturma yürütüleceği ve bu soruşturmalar neticesinde işlem tesis edileceği belirtilmesine rağmen, ben dahil hiçbir kamu görevlisi hakkında hiçbir idari soruşturma açılmamış ve doğrudan 675 sayılı KHK da liste yayımlamak suretiyle meslekten çıkarma işlemi icra edilmiştir. Bu haliyle savunma hakkım ihlal edilmiştir. Bakanlar Kurulu yargısız infaz yapmıştır. Bu durumu daha sonra başta Cumhurbaşkanı olmak üzere diğer siyasiler de dile getirmişlerdir. Cumhurbaşkanı kamudan ihraçları “at izi it izine karıştı” diyerek özetlemiştir.

AİHM’ye göre, Sözleşme’nin 6. Maddesi anlamında “kişiye karşı yöneltilmiş suçlama” kavramı özerk yorumlanır; AİHM bu açıdan devletlerin iç hukukundaki nitelemelerle bağlı değildir. Suçlamanın niteliği, cezanın ya da yaptırımın niteliği ve ağırlığı bu açıdan AİHM’nin dikkate aldığı ölçütler olup, AİHM bu ölçütlerden her birini tek tek dikkate alarak somut olayda ceza hukuku anlamında “kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama” bulunup bulunmadığını kararlaştırmaktadır. İç hukukta bir suçlama ceza hukuku anlamında suç olarak nitelendirilmiş ise, bu durumda zaten Sözleşme’nin 6. Maddesinin ceza hukuku ilkeleri somut olaya uygulanır.

Somut olayda tarafıma yöneltilen suçlama “terör örgütüne aidiyet ya da üyeliktir”; KHK ekinde kimlerin aidiyet, kimlerin iltisak veya irtibatı olduğu ayrı ayrı yazılmadığı için, ekli listelerde yer alan tüm bireyler, terör örgütüne aidiyetle suçlanmış olacakları gibi, her biri ayrı ayrı iltisak veya irtibatla da suçlanabilir. Ancak KHK metnini okuyan her birey, ekinde yer alan listelerde ismi geçenlerin iddia edilen terör örgütüne aidiyeti (diğer bir ifade ile “üyesi”) olduğunu da anlayacağı için suçlamanın terör örgütüne üyelik olduğu açıktır. Türk Ceza Kanunu ile Terörle Mücadele Kanunu (Türk Ulusal Hukuku), terör örgütüne üyeliğini ceza hukuku anlamında bir suçlama olarak nitelendirmiştir (TCK m. 314, TMK m. 1 ve devamı hükümlerine bakınız). Terör örgütü üyeliği, iç hukukta şüpheye yer vermeyecek şekilde ceza hukuku anlamında suç olarak nitelendirildiğine ve tarafıma da bu suçlama atfedildiğine göre, somut olayda sadece bu nedenle de AİHS’nin 6. Maddesinin kapsamına giren “kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama” vardır.

Ayrıca, suçlamanın niteliği bir yana, cezanın niteliği ile ağırlığı dikkate alındığında da somut olayda kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama bulunmaktadır. Bir daha kamu görevinde hayatım boyunca çalışamayacak şekilde kamu görevinden çıkarılmakta ve terör örgütü üyesi olarak damgalanmaktayım. Kamu görevinde çalışamamam bir yana, bir Kanun (Hükmünde Kararname, KHK) ile ismim açıkça tüm dünyaya duyurularak, terörist gibi yaşamaya mahkûm edilmekte, özel sektörde dahi iş bulmam neredeyse imkânsızlaşmaktadır. Bu durum kişinin sivil olarak ölümüne (sivil ölüm) yol açacak ağırlıkta bir cezalandırmaya neden olup, yaptırımın ağırlığı ve niteliği dikkate alındığında da somut olayda Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama vardır. Tüm bu nedenlerle Sözleşme’nin 6. Maddesinin cezai yaptırımlara ilişkin tüm hükümleri ve garantileri somut olayda uygulanır (Benzer AİHM kararları için bakınız. HUDOC).

Davaya konu olayda hiçbir yargılama yapılmadan, bir Kanun (Hükmünde Kararname, KHK) ile suçlu ve mahkûm olmuş gösterildiğim açıktır. Hiçbir yargılama yapılmadan, AİHS’nin 6/3 maddesindeki en asgari sanık haklarından hiçbiri sağlanmadan bir kişiyi Kanun (Hükmünde Kararname, KHK) ile mahkûm etmek, AİHS’nin 6/1, 6/2 ve 6/3 hükmündeki tüm güvenceleri ihlal eder; açık bir denial of justice oluşturur. Sonuç olarak, ömrüm boyunca bir daha kamu görevinde çalışamayacak şekilde kamu görevinden Kanun (Hükmünde Kararname, KHK) ile çıkarılmam ve hiçbir yargılama yapılmadan bir KHK ile terör örgütü üyesi olarak suçlanıp kamuoyu nezdinde mahkûm edilmem AİHS’nin 6. maddesindeki tüm güvenceleri açıkça ihlal etmiştir.

  1. Kararın Tebliğ Usulü Hukuka Aykırıdır

Genel düzenleyici işlem görünümü altında hakkımda bireysel işlem tesisine yol açan meslekten çıkarma kararının tarafıma usulünce tebliği gerekirken, mezkur KHK kapsamında özel olarak düzenlenen bir madde ile bu hak ve yükümlülüğün ortadan kaldırılmasının ve hakkımdaki bireysel işlemden haberdar edilmememin hukuka aykırılık oluşturduğu ise izahtan varestedir.

  1. ESAS AÇISINDAN BEYANLAR

Anayasa’ya aykırılık hususunun irdelendiği birinci maddede belirtildiği üzere Bakanlar Kurulu kendisine Anayasa ile verilmeyen bir konuda yetki kullanmıştır.  Bakanlar Kurulu’nun konu bakımından yetkisiz olduğu bir konuda çıkardığı dava konusu KHK, nitelik itibarıyla Bakanlar Kurulu kararı niteliğindedir ve dolayısıyla idari davaya konu olabilecek meslekten çıkarma işlemidir.

Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açma yetkisi olan ana muhalefet partisi veya belli sayıdaki milletvekilinin KHK’nın iptali için dava açmaması durumunda Anayasaya aykırı KHK yürürlükte kalmaya devam edecek ve telafisi imkansız hukuka aykırılıklar doğuracaktır. Bunu aşmak için ve hukuk devletinin gereği olarak Başkanlığınızca meslekten çıkarma bir işlem olarak kabul edilerek davanın esasının incelenmesi gerekmektedir.

  1. İddia Edilen Eylemin İncelenmesi ve Meslekten Çıkarma Kararının Değerlendirilmesi

Dava konusu işlem sebebiyle, işlemediğim bir suçtan dolayı terör örgütü üyeliği ile veya bağlantılı olmakla suçlanmaktayım. Bir suçun varlığı incelenirken suçun unsurları bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir. Yani suçun maddi unsurları, manevi unsurları, hukuka aykırılık unsurları, nitelikli halleri, kusurun varlığı-yokluğu, suçun özel görünüş biçimleri alt unsurları ile birlikte tek tek ele alınmalıdır. Aksi takdirde salt kanunda yazılı metin yazılarak suç ve ceza tayini yapılamaz. Bir eylemin suç olarak tanımlanması için maddi ve manevi unsurun birlikte gerçekleşmesi gereklidir. Maddi unsur eylemin kanunda suç olarak tanımlanmış olması, manevi unsur ise kişinin bu eylemi kasıt veya taksir ile işlemiş olmasıdır.

    1. Fiil ve Fail

Mezkur KHK kapsamında, iddia edilen fiilin tarafımdan ne suretle, ne zaman işlendiğine ilişkin tek bir kelime dahi görülmemektedir. Kim tarafından ne zaman ve nasıl işlendiği tam olarak bilinmeyen ve tespit edilmeyen bir fiilin tarafımdan yapıldığı şeklindeki bir ön kabul, fiil, fail ve nedensellik bağı gibi temel esaslardan yoksun bir karar verildiğini gözler önüne sermektedir. Kaldı ki KHK ile uydurulan suçlama sebebiyle binlerce kişi için aynı isnatta bulunulmuş olmasına rağmen hiç kimse hakkında sabit bir fiil tespiti yapılmamıştır. Fail tespit edilememiş, fiilin ne olduğu açıklanamamış, fail ile fiil arasındaki ilişki, sonuç ile fiil arasındaki nedensellik bağı izah edilememiştir.

Suçun unsurları incelenirken; eylemi gerçekleştiren fail de net olarak ortaya konulmalıdır. KHK’da bu husus hiçbir şekilde açıklanamamıştır. Burada her bir kişi için suç olduğu iddia edilen eylemin ne olduğu, bu eylem ile fail arasındaki illiyet bağının ne olduğu hiçbir tereddüde meydan bırakmayacak şekilde açıklanmalıdır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun temel bir ilkesi olan “şüpheden sanık yararlanır” kaidesi görmezden gelinmiştir. Benim ve aynı durumdaki diğer kamu görevlilerinin doğal suçlu olarak görülmesi, tesis edilen işlemin kamu yararı amacı taşımadığını ve siyasi saiklerle yürütüldüğünü, dolayısıyla da hukuka aykırı olduğunu ortaya koymuştur.

    1. Maddi ve Manevi Unsur

İlgili KHK metni incelendiğinde; isnat edilen hangi eylemin şahsıma yöneltildiği, hangi eylemi icra veya ihmal ettiğimin belirsiz olduğu, zaten mahiyeti itibarıyla belirsiz bir çerçeve çizildiği, bu haliyle de isnadın maddi unsurunun bulunmadığı açıktır.

KHK kapsamındaki isnadın niteliği açısından özel kast gereklidir. Fail bu durumu bilmeli ve bunu istemelidir. Taksirle işlenmesi mümkün değildir. Kasıt olmadığı takdirde manevi unsur gerçekleşmiş olmayacağından, suç oluşmayacaktır. İşlemediğim bir suç dolayısı ile itham edilmekte olduğum halde, bir de işlemediği bir suç için kasıtla hareket ettiğimin ifade edilmesi hukuki temelden yoksun bir itham olacaktır.

Suçun maddi ve manevi unsurlarının birinin eksik olması konuyu suç olmaktan çıkarır, bu durum hukukun genel ilkesidir.

İdare, torba bir değerlendirme ile KHK kapsamında bulunan herkesi aynı suçla itham etmiştir. Her bir şüpheli açısından ayrıntılı inceleme yapılarak işlediği iddia edilen eylemin hangi kısmında kimin sorumlu olduğunun ortaya konulması gerekmektedir. İdare daha eylemin ne olduğunu ve failin kim olduğunu tespit edememiştir. İdarece yapılan bu işlemin hukuk bilgi ve eğitimine haiz kişilerce soruşturulmasının gerekmekte olduğu, aksi durumda yanlış karar sebebiyle telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıktığı/çıkacağı ise izahtan varestedir.

  1. Hakkımda Mezkur KHK İle Verilen Meslekten Çıkarma Cezasına İlişkin Karar Hukuka Aykırıdır ve İptali Gerekmektedir.

Yukarıda da ayrıntısı ile anlatıldığı üzere şahsımın isnat edilen eylemler ve darbe teşebbüsünde bir dahli yoktur. Bakanlar Kurulu tarafından verilen kararda, suçun tarafımdan işlendiğine dair bir tek somut delil ortaya konmamıştır. Delil olmadan kanaate gidilemeyeceği ve şüpheden sanığın yararlanacağı temel hukuk ilkelerindendir. Kaldı ki, bırakın kesinleşmiş mahkeme kararını, KHK kapsamındaki isnatlara ilişkin olarak hakkımda verilmiş bir disiplin cezası dahi bulunmamaktadır.

Danıştay 12. Dairesi’nin yerleşik içtihatlarının tartışıldığı toplantı sonunda yayımlanan raporun devamında, Memur Disiplin Hukuku’nda İspat Konusu, disiplin soruşturmasının olayı ve soruşturulan memurun disiplin sorumluluğunu ortaya koyma bakımından yetersiz olması ve soruşturmadaki eksikliklerin tamamlanması halinde olayın aydınlanacağının anlaşılması halinde, İŞLEMİN SORUŞTURMANIN YETERSİZLİĞİ GEREKÇESİYLE İPTAL EDİLMESİ GEREKTİĞİ, soruşturmada gerekli tüm delillerin toplandığı ve soruşturmanın yeterli olduğu sonucuna ulaşılması halinde; dosyadaki tüm bilgi belgeler değerlendirilerek suçun işlenip işlenmediği hususunun irdelenmesi gerektiği, olayı kesin şekilde çözümleyen deliller var ise (örneğin ikrar, ceza mahkemesi kararına istinaden yapılan teknik takipte elde edilen iletişim tutanaklarındaki kesin bilgiler, göreve gelmeyen kişi hakkında usulüne uygun olarak günü gününe tutulmuş tutanaklar, bina giriş-çıkış kayıtları vb.) bu delillere dayanılarak karar verilebileceği, kesin deliller bulunmaması halinde, tanık ifadeleri, olayın gerçekleşme şekli vs. tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde; fiilin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda kesin bir vicdani kanaat oluşması halinde, bu kanaate esas alınan deliller belirtilerek karar verilmesi gerektiği, buna karşılık soruşturma dosyasında gerekli tüm deliller elde edildiği halde bu delillerin birlikte değerlendirilmesi sonucu fiilin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda her türlü şüpheden uzak kesin bir vicdani kanaate ulaşılamaması halinde “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” gereği fiilin sübuta ermediği sonucuna ulaşılarak disiplin cezasının iptal edilmesinin uygun olacağı, belirtilmiştir.7

Danıştay 12. Dairesi’nin 16.11.2015 tarih ve 2002/5920 Esas ve 2005/4029 Karar No’lu kararında özetle, “disiplin cezası ile cezalandırılan kişinin, disiplin suçu sayılabilecek bir eylemde bulunduğunun objektif bir şekilde ortaya konulması gerektiği, isnat edilen fiili işlediğinin şikâyetçinin tanık olarak gösterdiği iki kişi dışında soruşturma sırasında ifadesine başvurulan altı kişiden hiçbirisince kabul edilmemesi nedeniyle sübuta ermediği sonucuna varıldığı, hangi eylemi ve fiili nedeniyle bu cezanın verildiğinin belirtilmesi gerektiği, isnat edilen fiilin somut olarak ortaya konmadan kişiye ceza verilemeyeceğini” açıkça belirtmiştir. Danıştay’ın bu ilkeyi disiplin suçları açısından isabetle uyguladığı görülmektedir. Yine Danıştay 10. Dairesi’nin 27.10.1987 tarihli ve K.N :1987/1721, E.N:1987/2015 sayılı kararında, “… Bu durumda üstüne atılı disiplin suçunu işlediği hiç bir şüpheye yer vermeyecek biçimde kesin olarak ortaya konmadan, çelişkili ifadeler dayanak alınarak davacının meslekten çıkarma cezası ile cezalandırılması yolundaki dava konusu işlemde hukuki isabet görülmemiştir…” denilerek, şüpheden sanık yararlanır ilkesini uygulamıştır.

Yukarıda açıklandığı gibi, söz konusu isnatlar tamamen mücerret, vehme dayalı ve mesnetsizdir. Toplu olarak yöneltilen bu isnatların idare tarafından araştırılmadığı ve hatta bu çerçevede bir soruşturma yürütülmediği de açıktır. Belirsiz bir zaman dilimi için yöneltilen isnatların 15.07.2016 tarihli darbe teşebbüsü olarak kabulü halinde bile gerek o tarih öncesinde ve gerekse de sonrasında, hakkında bu yönde bir idari soruşturmaya dayalı karar dahi bulunmayan benim sorumlu tutulmam mümkün değildir. Yine, yukarıda açıklanan gerekçeler değerlendirildiğinde, söz konusu KHK’nın, “cadı avı” kapsamında yapılan işlemler neticesinde belirsiz kriterlere dayalı olarak ve vehimler üzerine kurulu şekilde evvelce oluşturulmuş “illegal fişlemeler” kapsamında olup devletin başına dahi “at izi it izine karışıyor” dedirtecek şekilde ölçüsüzce (aynı makam mezkur KHK’yı onaylayan makam olduğu için onaylanan KHK’nın sonuçlarını öngöremediği veya neyi onayladığını dahi araştırmadan bu onayı verdiği anlaşılmaktadır) bir kısım kamu personelinin yok edilmesi veya ettirilmesi amacıyla yapıldığı ortadadır. Benim ve söz konusu KHK neticesinde meslekten çıkarılmış bulunan personellerin apar topar görevden alınarak yerlerimize başkaca kişilerin kamu hizmetine alınacağı tezviratının basında çokça yer almasından da anlaşıldığı kadarıyla mezkur işlemler aynı zamanda bir “siyasi kadrolaşma” faaliyetidir ve hukukun var olmasının saiklerinden biri olan “kamu vicdanının sağlanması ilkesi” ile bağdaşmaz.

BENZER DİLEKÇE:  İsim değişikliği dilekçesi

Yukarıda açıklanan gerekçeler değerlendirildiğinde; hiçbir delil gösterilmeden, “suçta ve cezada şahsilik ilkesi” başta olmak üzere evrensel temel hukuk ilkelerinin çiğnenerek, benim de aralarında bulunduğum bazı personelin meslekten çıkarılması hukuka aykırıdır. Hukuksuz bir sebep ve gerekçe üzerine inşa edilmiş olan bu işlem sakattır ve iptali gerekir

  1. Hakkımda Tesis Edilen İşlem Şekil Bakımından Hukuka Aykırıdır

İdari işlemlerde yasa, tüzük ve yönetmelik gibi hukuki düzenlemelerle kişilere tanınan hakları kullandırılmadan tesis edilen işlemlerin şekil yönüyle hukuka aykırı olduğu ve bozma gerektirdiği, yerleşik Danıştay kararları ile tespit edilmiştir. Yine, idari işlemin yasa, tüzük, yönetmelikle önceden tespit edilen yöntemlere uygun olması gerektiği, aksi halde yine şekil yönünden iptal edildiği birçok Danıştay kararı ile sabittir. Ancak, idare, detaylı şekilde anlatıldığı gibi tebligat yöntemlerine uymamış ve ilgili kanun ve yönetmeliklerde tanınan hakları kullandırtmamıştır.

İdari işleme ilişkin tebligat, yasa, tüzük ve yönetmelikle düzenlenen usule uygun yapılmamıştır. Yukarıda da ayrıntılı olarak açıklandığı üzere usulsüz düzenleme ile bağlantılı olarak müvekkilin savunma hakkı kısıtlanmıştır.

  1. Davalı İdare Tarafından Tesis Edilen İşlem Konu Bakımından Hukuka Aykırıdır

İdare hukukunda; hangi sebeplerin hangi hukuki sonuçlara vücut vereceği genellikle hukuki düzenlemelerle önceden belirlenmiştir. Bu durumda, sebep ile konu arasındaki bağın göz ardı edilmesi, yani hukuki düzenleme ile önceden belirli bir sebebe bağlanan sonuçtan farklı bir sonuca yönlenmesi, işlemi konu yönünden hukuka aykırı kılar ve iptalini gerektirir. Yine, bu bağlamda “suçların ve cezaların kanuniliği ilkesini” de göz önünde bulundurmak gerekir. Suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi, birey hak ve özgürlüklerin korunmasının güvencesini teşkil etmektedir. Bu ilke sayesinde, suçlar ve bu suçlar karşısında uygulanacak yaptırımlar önceden belirlenerek kişi hürriyetlerinin sınırları çizilmektedir, Kanunilik ilkesi, ceza hukuku kadar sınırları net bir biçimde çizilmemiş olsa da disiplin hukukunda da kendisine yer edinmiş ve muhtelif fiil ve hareketler tarif edilerek, bu fiil ve hareketlerin işlenmesi durumunda karşılığında uygulanacak disiplin cezaları belirtilmiştir.

Danıştay 12. Dairesi’nin 11.11.2003 Tarih ve 2003/1398 Esas, 2003/3413 Karar No’lu kararında, “davacıya isnat edilen fiil ile, verilen cezanın fiile uyup uymadığı incelenerek karar verilmesi gerekirken, Mahkemece fiilin hangi maddeyi ihlal ettiğinin açıkça belirtilmediği nedeniyle işlemin iptaline karar verilmesinde hukuki isabet görülmediği” belirtilmiş, hangi fiilin hangi maddeyi ihlal ettiğinin açıkça belirtilmesi gerektiğine değinilerek ilk derece mahkemesinin kararı bozulmuştur.

Bakanlar Kurulu, hiçbir delil içermeyen ve basına yansıdığına göre de illegal fişlemelere dayanarak, terör örgütü üyesi olduğu veya iltisaklı bulunduğundan bahisle meslekten çıkarılma cezası vermiştir. Bu hususta sonuçlanmış bir soruşturma dahi bulunmayışı, iddia edilen suçun tarafımdan işlendiğine dair tek bir somut delilin bulunmayışı, yukarıda detaylıca açıklanan gerekçeler kapsamında bu suçun isnat edilmesine konu yapı ile dava konusu işlemi yapan ve onaylayan makamdakiler arasında açık iltisak bulunması (“Gel artık bitsin bu hasret!”, “Ne istediler de vermedik!”, “Gökten ne yağar da yer kabul etmez!” gibi beyanlar bizzat Cumhurbaşkanı tarafından iddia edilen terör örgütü ve o örgütün lideri olduğu iddia edilen kişi hakkında söylenmiştir. Bakanlar Kurulu üyelerinin de bu minvalde olan ve mezkur KHK kapsamında terör örgütü olduğu iddia edilen yapıyı ve o örgütün lideri olduğu iddia edilen şahsı metheden pek çok beyanları mevcut, meşhur ve maruftur.) karşısında, mezkur işlem güncel tabiri ile açık bir “siyasi kumpas”tır ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince benim masum kabul edilmem evrensel hukuk ilkelerinin bir gereğidir.

Fakat, mevzuatımızda da yer bulan bu evrensel temel hukuk ilkelerinin tamamı göz ardı edilerek, olaya, hukuka ve hakkaniyete aykırı işlem tesis edilmiştir.

  1. Hakkımda Tesis Edilen İdari İşlem, Sebebe Dayanma Açısından Hukuka Aykırıdır

Genel olarak idari işlemler tesis olunurken mutlaka bir sebebe dayanmalıdır ve sebep doğru olmalıdır. Yani, idari işlemde sebep unsuru, işlemin dayanağını göstermektedir. Sebep unsuru, idareyi işlem tesis etmeye yönelten durumlardır. Diğer bir deyişle sebep; işlemden önce gelmekte ve idareyi işlem tesis etmeye etken olmaktadır. İdari işlemlerin dayanağı kimi durumlarda, yasa, tüzük, yönetmelik gibi hukuki düzenlemeler ile açıkça belirlenmiştir. Bunların yanı sıra idarenin işlemini dayandırdığı ya da idari yargı yerinin isteği üzerine açıklamak durumunda kaldığı sebep unsurunun hukuka ve gerçeğe uygun olması gerekmektedir. Nitekim, işlemde gösterilen veya yargı yerinin isteği üzerine açıklanan sebep unsurunun hukuka ya da gerçeğe aykırı olması durumunda işlem, idari yargı yerince iptal edilecektir. Bir işlemin bu nedenle iptal edilebilmesi için hukuka ya da gerçeğe aykırılık sebebin sonucu etkileyici nitelikte olması gerekmektedir.

Konu ile ilgili olarak İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin 26.05.1997 gün ve E; 1997/1333, K; 1997/11368 sayılı kararında “Durum böyle olunca, dosyaya somut bir bilgi veya belge sunulmadığından, diğer bir deyişle işlemin sebep unsurunu ortaya koyacak herhangi bir belge dosyaya ibraz edilmediğinden, idareye 657 sayılı Yasanın 76. Maddesi ile tanınan takdir yetkisinin kamu yararı ve hizmet gerekleri uyarınca kullanılmadığı kanaatine ulaşılarak dava konusu işlemde sebep unsuru yönünden hukuka uyarlık bulunmamış ve işlem iptal edilmiştir.” denilerek durum çok aşikâr ifade edilmiştir.

Benim hiçbir bağımın bulunmadığı (fakat işlemi tesis eden ve onaylayan makamdakilerin açıkça iltisaklı bulunduğu) bir yapıyla ilişkili olarak sorumlu tutulmam ve ceza almam açıkça hukuka aykırıdır ve iptali gerekmektedir. Davaya konu işlemin sebep unsurunu oluşturacak herhangi bir delil veya belge ortaya konulmadığı için, işlemin sebep unsuru yönünden de iptal edilmesi gerekir. Davaya konu olan KHK’da iddia edilen suçu ne surette, ne zaman, nasıl işlediğime dair hiçbir delil yoktur. Aynı kararda işlem gören binlerce kişiye aynı isnatla TORBA şekilde ceza verilmiş, kimin ne surette suçu işlediği izah edilememiş ve suçun şahsiliği ilkesine aykırı davranılmıştır. Hal böyleyken bu cezanın verilmesi, bahse konu idari işlemin sebep yönünden açıkça hukuka aykırı olduğunu ve iptalinin gerektiğini göstermektedir.

  1. Tarafıma Uygulanan Dava Konusu İşlemin, Maksat Unsuru Açısından İptal Edilmesi Gerekir.

“MAKSAT” unsuru ise iptal davalarında işlemler üzerinde cereyan edecek hukuka uygunluk denetiminin final unsurudur. Burada önem arz eden husus maksat yönünden hukuka aykırılığın tespitinin diğer unsurlara nazaran farklılık oluşturduğudur. Gerçekten de yetki, şekil, sebep ve konu unsurları yönlerinden hukuka aykırılığın tedbiri dosya içeriğinde bulunan belgelerden çıkarılabilmekte iken maksat unsuru yönünden hukuka aykırılık durumunda ise işlemi tesis eden idare kişisinin niyetinin araştırılması ve bir sonuca varılması gerekmektedir. Nitekim, diğer unsurlardan yine farklı olarak maksat unsurunda idari yargıç, davacının istemi üzerine araştırma yapmak durumundadır.

Konu ile ilgili olarak Danıştay 5. Dairesi’nce verilen 25.04.1979 gün ve E; 1979/15059, K; 1979/11022 sayılı kararda “Bu durumda dava konusu görevden uzaklaştırma işleminin kanunun amaçladığı şekilde kamu yararına ve kamu hizmetinin gereklerine uygun olmaksızın tesis edildiği anlaşıldığından” maksat yönünden mevzuata aykırı olduğu gerekçesiyle işlemin iptaline karar verilmiştir.

Geçmiş hizmetlerim olumlu, sicil notum yüksek, sicilim temiz, konusunda uzman ve tecrübeli bir devlet memuruydum. Dava konusu işlem tarihine kadar hakkımda memuriyetim boyunca adli ve idari tek bir ceza mevcut değildir. İdarenin bu işlemdeki maksadı beni cezalandırmak, bir kamu görevlisinin siyasi tarafı olmaması gerekmesine rağmen, yandaş olmayanları tasfiye ile yandaşlara kadro açmaktır. Hukukun temel prensiplerin tamamı bu düzenleme ile açıkça ihlal edilmiştir. Dolayısıyla, hukuka aykırı olarak tesis edilen işlemin iptali gerekmektedir.

  1. ADLİ YARDIM TALEBİ (675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvuru)

Dava konusu KHK ile meslekten çıkarıldım. Bu sebeple, hiçbir gelirim olmayıp, açtığım davaların yargılama masraflarını karşılayacak maddi gücüm de bulunmamaktadır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31.maddesinde adli yardım hallerinde Hukuk Usulü Kanunu’nun uygulanacağı açıkça belirtmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemesi Kanunu’nun 334.maddesinin 1.fıkrasında “(1) Kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, haklı oldukları yolunda kanaat uyandırmak kaydıyla adli yardımdan yararlanabilirler.” hükmü yer almaktadır.

Aynı kanunun madde 336/2’de ise “(2) Talepte bulunan kişi, iddiasının özeti ile birlikte, iddiasını dayandıracağı delilleri ve yargılama giderlerini karşılayabilecek durumda olmadığını gösteren mali durumuna ilişkin belgeleri mahkemeye sunmak zorundadır.” hükmüne yer verilmektedir. 336.maddenin gerekçesinde ise “1086 sayılı Kanunda yer alan ve günümüzde yeterli bir ispat aracı olma özelliğini yitiren, belediye veya ihtiyar heyetlerince verilecek fakirlik şahadetnamesinin sunulması zorunluluğu kaldırıldığı ve mali durumun ispatı bakımından hâkimde kanaat uyandırmaya elverişli belgelerin adli yardım talebi ekinde ibraz edilmesi gerektiği” vurgulanmıştır.

Meslekten çıkarılmış olmam dolayısıyla hiçbir gelirim bulunmamakta olup, aileme bakmak için gerekli mali yeterliliğim de maalesef yoktur. Bu nedenle, Başkanlığınızda görülen davanın yargılama masrafları tarafımı zor duruma düşürmektedir. Bu sebeplerle yargılamanın masrafları yönünden adli yardım kararı verilmesini isteme zarureti doğmuştur. 675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvuru

HUKUKİ SEBEPLER : Anayasa, AİHS, 657 sayılı DMK, 4483 sayılı Kanun, İYUK, 5237 sayılı TCK, 5271 sayılı CMK, taraf olduğumuz uluslararası mevzuat ve sair alakadar mevzuat.

SONUÇ VE TALEP : Yukarıda açıklanan nedenler ve re’sen tespit edilecek sair iptal nedenleri ile öncelikle adli yardım hükümleri uygulanması yönünde karar verilerek devamında;

  • Anayasa’nın 152/1’inci fıkrası gereği, Başkanlığınızca dava konusu KHK’nın Anayasa’ya aykırı olduğunun tespit edilerek hakkımda uygulanması için İTİRAZ YOLUNA BAŞVURULMASINI,
  • Gelecek neticeye göre Anayasa Mahkemesi’nce verilecek yeni kararın Anayasa 152/son fıkrası gereği görülmekte olan davaya uygulanmasını,
  • Bu talebim kabul edilmeyecek olursa, 29.10.2016 tarih ve 29872 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 675 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname Ek 1 sayılı listede ismimin yer alması sebebiyle kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmama ilişkin işlemin İPTALİ ile bu işlem nedeniyle yoksun kaldığım parasal haklarımın yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini,
  • Yargılama giderlerinin karşı tarafa yükletilmesini talep ederim. Tarih

 

Davacı

Ad, Soyad

İmza

Ekler:

  1. Kimlik fotokopisi,

  2. SGK dökümü (Herhangi bir işe sahip olunmadığını göstermesi için)

  3. Başkaca ek varsa yazılacak. (675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvuru)

1 Feridun YENİSEY, “İfade öncesi İşlemler”, http://www.caginpolisi.com.tr/eski_sitemiz/134/7-8-9.htm (Erişim tarihi: 06.03.2015)

2 E. 1997/41, K. 1998/47, KT. 14.07.1998, RG. 24.03.1999,23649, s. 46-47

3Ruiz-Mateos İspanya’ya karşı, 23 Haziran 1993, 63. paragraf

4 Borgers Belçika’ya karşı, 30 Ekim 1991, 24. paragraf

5 Jespers Belçika’ya karşı, 27 DR 61

6 Foucher Fransa’ya karşı, 18 Mart 1997.

7 Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kumlu Hukuki Müzakereler Toplantısı 17-23 Kaim 2013 /ADANA

675 Sayılı KHK İdare Mahkemesi Başvuru

http://hmt.hvk.gov.tr/toplantilar/2Q13/idari-yargi/guz/adana/raporlar/dl2.pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir